20 Temmuz 2011 Çarşamba
bazen
bazen kendimi yazmak için öyle zorluyorum ki ne yazacağımı sapıtıp hiçbirşey yazamıyorum. rahat olmak lazım. Birşey görünce, duyunca, düşününce yaşayınca bundan yazacak, kurgulayacak ne çıkar diye düşünüyorum. Karşılaştığım insanları hikayelerin karakterleri yapıyorum. Halbu ki kendi hallerinde insanlar. Saçma şeyler bunlar. İçinden ağaç çıkan evi yazacaktım ama sonradan vazgeçtim, zaten o evi de yıkmışlar çok üzüldüm. üzüntümden yazamıyorum sanırım.
16 Temmuz 2011 Cumartesi
Ihlamur
Güneş kaybolup da evin ışıklarını yaktığımda, bütün o gölgeler bir boya geliyorlar, florasan lamba hepsini hizaya sokuyor. Akşama doğru gelenler biraz uzuncaydı, öğlen gelip çekyata kurulanlar ise yumru yumru eciş bücüş, Keloğlanın ahbabı cüce gibi ki o cüce bir filmde üç tekerlekli, gidonunda türk bayrağı olan bir bisiklete biniyordu, o sahne geliyor aklıma, komik bir manzara. Hava gün boyu kavuran güneşten firar etmiş gibi, akşam serinliği ve ıhlamur kokuyor. Akşam koyuluyor.
Yemek için mutfakta toplanıyoruz, fiziksel olarak yer kaplamamaları o kadar iyi ki; mutfak kalabalık olmasına rağmen eşyanın tabiatına aykırı olarak halen bomboş. Boyutlar arasındaki özgürlüğü yaşıyoruz. Tam yemeğe başlayacakken kapı ardı ardına üç beş kere çalınıyor. Aslında gecenin bu vaktinde kimse rahatsız etmez bizi. Gelenler; tanımadığım birkaç kişi, kimbilir kim gönderdi onları? Bahsedilen gelenler sinemanın ışıklı fuayesinden ve parkın köşesindeki lambanın altından, sokağın köşesindeki içki dükkânının neonlu tabelasından hararetli hararetli bahsediyorlardı. Bahsedilenleri sakin olmaya davet edip her şeyin hallolacağına teminat vererek yanlarına yeteri kadar gölge vererek geri yolladım hepsini. Gölgeler olmasa ışığın ne önemi kalırdı ki, belli ki bu gelenler de gölgelerini biryerde yitirmişlerdi. Tamamen karanlığa düşünce de beni arayıp bulmuşlardı ışıklarına kavuşmak için. Tamamen diyalektik bir durum. Işık ve gölge arasındaki, uyumluluk sorunu.
Tüm bunlar olurken mutfak kendine has nesnesiz kalabalığından kurtulmuş, duvarlar da paralel konumlarını değiştirmiş. Yoğurt kaplarında sakladığım börekleri çıkardım, biri çay demlemiş herkese birer bardak dolduruyorum. Çaydanlığın bu diyalektik sorunundan haberi yok, kendi gölgesi kendi şahsına münhasır. Tavşan kanı çayın düşüncesi ise tamamen benim düşüncemde. Düşüncenin de gölgesi olur mu demeyin, aklınızda o anda “pinnn” diye bir lamba yanarsa, bu nöronların gölgesi nereye düşer? Tam da buraya. Lakin aklıma şimdilik hiçbirşey gelmiyor.
Evde yalnızım, toz, yaz, ıhlamur kokusu ve eşyanın tabiatıyla yalnız kalakalıyorum.
Yemek için mutfakta toplanıyoruz, fiziksel olarak yer kaplamamaları o kadar iyi ki; mutfak kalabalık olmasına rağmen eşyanın tabiatına aykırı olarak halen bomboş. Boyutlar arasındaki özgürlüğü yaşıyoruz. Tam yemeğe başlayacakken kapı ardı ardına üç beş kere çalınıyor. Aslında gecenin bu vaktinde kimse rahatsız etmez bizi. Gelenler; tanımadığım birkaç kişi, kimbilir kim gönderdi onları? Bahsedilen gelenler sinemanın ışıklı fuayesinden ve parkın köşesindeki lambanın altından, sokağın köşesindeki içki dükkânının neonlu tabelasından hararetli hararetli bahsediyorlardı. Bahsedilenleri sakin olmaya davet edip her şeyin hallolacağına teminat vererek yanlarına yeteri kadar gölge vererek geri yolladım hepsini. Gölgeler olmasa ışığın ne önemi kalırdı ki, belli ki bu gelenler de gölgelerini biryerde yitirmişlerdi. Tamamen karanlığa düşünce de beni arayıp bulmuşlardı ışıklarına kavuşmak için. Tamamen diyalektik bir durum. Işık ve gölge arasındaki, uyumluluk sorunu.
Tüm bunlar olurken mutfak kendine has nesnesiz kalabalığından kurtulmuş, duvarlar da paralel konumlarını değiştirmiş. Yoğurt kaplarında sakladığım börekleri çıkardım, biri çay demlemiş herkese birer bardak dolduruyorum. Çaydanlığın bu diyalektik sorunundan haberi yok, kendi gölgesi kendi şahsına münhasır. Tavşan kanı çayın düşüncesi ise tamamen benim düşüncemde. Düşüncenin de gölgesi olur mu demeyin, aklınızda o anda “pinnn” diye bir lamba yanarsa, bu nöronların gölgesi nereye düşer? Tam da buraya. Lakin aklıma şimdilik hiçbirşey gelmiyor.
Evde yalnızım, toz, yaz, ıhlamur kokusu ve eşyanın tabiatıyla yalnız kalakalıyorum.
11 Temmuz 2011 Pazartesi
düşünce
Yazdıklarımı veya düşündüklerimi birinin daha düşünmüş olduğunu öğrenince, bi kitapta büyük bi yazardan falan okuyunca, neredeyse benimle aynı cümleyi kurmuş olduğunu görünce üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum ve galiba feci derecede içerliyorum. Hele adam bunları 50 yıl falan önce yazmışsa falan kendi ağzıma kürekle vuruyorum. Yazmaktan neredeyse vazgeçecek gibi olup, la havle çekip tekrar başlıyorum sonra, gidip kahve falan yapıyorum, balkondan aşaya bakıyorum, uyuyup uyanıp, mısır falan yiyip gene oturuyorum yazmaya. Kalkıp Tolstoy'a çemkirecek veya günümüz yazarlarına yazma diyecek değilim ya.
Allahım dilim ve düşüncemde çağıma tutsak etme beni, ama ondan çok da uzak düşürme. (Tahsin Yücel niyaz etmiş ben de amin diyorum) Amin!
Allahım dilim ve düşüncemde çağıma tutsak etme beni, ama ondan çok da uzak düşürme. (Tahsin Yücel niyaz etmiş ben de amin diyorum) Amin!
8 Temmuz 2011 Cuma
liste
aynı kitabı birkaç defa okuyabilirsin, aynı şarkıyı yüzlerce defa dinleyebilirsin, çok beğendiğin bi fotoğrafı büyükçe bastırıp, çerçeveletip duvara asarsın; bir süre sonra gözün alışsa da bir gün bir bakarsın ki o fotoğrafta bambaşka şeyler de varmış, bambaşka şeyler görür hissedersin. kitaplar ve şarkılar için de geçerli bunlar, hatta filmler için de. zaman geçtikçe tekrar tekrar tadına varılan, tekrardan yaratılan figürleri, olayları, kurguları, hayatları seçiverirsin. rakı şişesinde bir gün uskumru iken bir gün kefal bir gün hamsi olabilirsin. hatta bir gün şişeyle birlikte dev bir balığın içinde de kalabilirsin. bu kendini tekrar edişin içinde yenilenirken peki yenilerin, farklıların bitmek tükenmek bilmeyen okyanusu ne olacak? Alıp, bulup, yürütüp okuyayım dediğim listesi uzayıp giden belki de binlerce maddeyi bulmuş listem ve hatta daha adını bile bilmediğim ama mutlaka okumam gereken kitaplar ne olacak? İsmini ve ezgisini henüz duyduğum adını bile bilemediğim fakat çok beğendiğim bir şarkıyı daha yeni dinlemiş olduğum için nasıl da üzülüyorum bazen, çok beğendiğim bir kitabın senelerdin onlarca kez basıldığını öğrendiğimde nasıl da hayıflanıyorum. bir yandan eskileri tekrar düşünüp, yorumlayıp, tozunu almak, cilalamak, bir yandan da hem yenileri takip edip hem de gözden kaçanları bulup çıkarmak. Duvara yeni bir fotoğraf asıp, daha önce asılı olanlarla bağlantılarını gece ve gündüz önünden geçerken kurmaya çalışmak. biriyle tanıştığım anda yahu sen yıllardır nerelerdeydin, otur da bi çay içelim ehbap diye kolundan çekiştirmek. bıktırmak, bıkmak, tüm bunlar nereye sığar bilememek. Daha öncekilerden farklı bir hazla ve lezzetle kocaman bir bardak su daha içmek. eh malum yaz ayındayız.
5 Temmuz 2011 Salı
eylülden temmuza
Kıştan beri bloguma hiçbirşey yazmamışım. Ne kışı adam gibi yaşadığımızdan ne de yazın o sarı sıcaklığını yakalayamadığımızdan bu durumun oluştuğunu düşünüyorum. Orda burda yarım yamalak kalmış yazılar bile yok. Defter sayfalarına, not defterlarine kısa sinopsisler, akıl fikir kalıntıları, yağan yağmurun hayali veya yahu aklıma gelmişken şuraya karalayayım da sonradan genişletirim adam ederim şeklinde yazılmış bişeyler bile yok. Hiç mi bişey düşünmedim yoksa kurduğum tüm hayaller, yarattığım tüm kahramanlar aylardır neredeyse hiç durmadan yağan, güneşi asla göstermeden her sabah şehrin, dağların ve yolların üzerine çöreklenen kara bulutların sorumluluğunda meydana gelen soğuk yağmurlar tarafından sürüklenip götürülmüş. Hazır hava bikaçgündür sıcakken hepsini toprağın altından; sürüklendikleri, örtündükleri, gömüldükleri, suya karışıp, denize dökülmek üzereyken çökeldikleri yerlerden avuç avuç topluyorum. Oraya buraya tonla şey yazmışım bir anda.
Sabah sabah karşımda, buğulu gözleriyle güneşi görünce heyecanlanmışım.
7 Eylül 2010 Salı
Eylül şarkıları
Tey tey teyy çok serin ve asla soğuk olmayan bir eylül gecesi. Alaturka ve alafranga arasında gidip gelen onlarca düşünce, notalar saçılmış etrafa. Oysa ben ne okumasını bilirim notaları ne de çalmasını bilirim bir müzik aletini. Ben öylece dalmış düşünürken açık kalan hoparlörden saçılmış tüm o dizeğinden boşalmış diyez durak es ses ve ardından belki de bikaç figür dans ama canım istemiyor, daha yeni çok düşünmüşüm, kendimi serinliğine açmışım eylül akşamının. Derken gece iyiden iyiye alaturkaya dönüyor, e alaturka bu, alaturka içimizde tabi, torpili hazır ya kuruluyor gecenin yarısına, diğer yarısında ise akşamdan geceye sarkan yağmurlu bir akşamüstü mahmurluğu var. Gittikçe genişliyor ve sanki o da uykudan yeni uyanmış gibi geriniyor, tüm geceyi kaplayıveriyor, “kimseye etmem şikâyet” aslında ben, ağlıyorum yine halime ve bu son mektup ayıracak biliyorum bizi yine de şikâyetimi geri almak ne mümkün adam gibi bir dilekçeyle bildiremiyorum bile ilgili makamlara. Oysa ben ne saba makamını bilirim ne de hüzzamı, makamlar benden dilekçe falan beklemeden taksim taksim akıyorlar gecenin içine, onlar senelerin deneyimiyle gidecekleri yerleri bilirler. En serin yerlerinden geçiyoruz hep beraber, en derin yerlerinde detone olup ses tellerimiz doluyoruz şarkıları, makberin en dik yerinden bakıyoruz aziz Istanbul’un meyhanelerine. Sonra herkes çakırkeyf, kollarının altında birer keyfekeder güfteyle dönüyor kendilerine varan en yakın dönemeçten. Ee gece de dönüyor bu arada dünyanın geometrik şekline riayet ederek, ay da dönüp batmak üzereyken eylül gecesi boğazını temizleyip yavaştan geçiveriyor alafrangaya. Tam da tüm o kubbe yaylılarla şenlenecekken, dünyaya ve aya uymayı veriyor sesleri gecenin içinden çekip alan iğne. Çünkü güneş doğuyor ve güneş kendi giriş taksimi için tüm kuşları kendi makamına çağırıyor artık.
8 Ağustos 2010 Pazar
Hafıza
Çekmecemin içi, defterimin arası, küçük not defterimin sayfaları hep ufak tefek karalamalarla dolu; bi gün bunları gözden geçirmeliyim. Unutmamak için aldığım notları bile biyerlere tıkıştırıp unutuyorum. Defterimin arası diyorum çünkü defterin sayfalarına yazmak yerine ki sayfalarına yazmak için alınır normalde defter fakat ben ordan buradan bulduğum kâğıtların üzerine notlar aldığımdan sayfalar genelde boş kalıyor. Sözde yazılar derli toplu olsun diye almıştım o defteri, sayfalarının kenarına notlar alacak, tarihler düşecek, belki de bi iki resim çizecektim yazılarla ilgili ama nerde. İşte çekmecemin dibinde kalmış boynu bükük bir not, üzerine kahve fincanı falan koymuşum heralde, belki de o yuvarlak kahve lekesinin üzerine yazmışım, zaten yarısı da okunmuyor kimbilir aklımdan o an neler geçmiş. Defter ise masanın üzerinde rahat ve mutlu; üzerine bi biblo falan koymalıyım, şık durabilir. Belki yanına da bir vazo, arkasına bir şamdan altına da bir sehpa uydurabilir. Yılın bu süper sıcaklarında camı da açıp, sehpanın başına oturup, şamdanı yakıp bi şişe de rakı açtım mı oturur amma yazarım ha.
Hemen bunları önümdeki yarısına istatistik çözülmüş, köşesine dondurma damlamış, ortasına saçma sapan bişiler çizilmiş, telefonda konuşurken karalanmış kâğıda not alıyorum. Etrafını çizerek belli ediyorum ki yapacaklarımı unutmayayım. Bi gazla sıcak akşamüstüne dalıyorum.
Camın önünde rakımı içerken peynir tabağını üzerine koyduğum kâğıda kayıyor çakırkeyif gözüm, peynir ve kavun lekelerini altında bişiler yazıyor ama mürekkebi falan dağılmış hep. Sehpa, şamdan falan mı alacakmışım ne. Gecenin bu geç saatinde rakının ve sıcağın da etkisiyle bu yazdıklarımı anlamlandıramıyorum. Bir şarkı tutturuyorum, musiki ruhun gıdasıdır musikiye bayılıyorum. Dur lan bunla ilgili bişiler yazarım ben!! Sehpasız, biblosuz, şamdansız defterin boş sayfalarından birine küçük bir not alıyorum. Şişede küçük bir balık bana selam çakarken, rakı bardağımla geceyi mühürleyip çekmeceme kaldırıyorum.
Hemen bunları önümdeki yarısına istatistik çözülmüş, köşesine dondurma damlamış, ortasına saçma sapan bişiler çizilmiş, telefonda konuşurken karalanmış kâğıda not alıyorum. Etrafını çizerek belli ediyorum ki yapacaklarımı unutmayayım. Bi gazla sıcak akşamüstüne dalıyorum.
Camın önünde rakımı içerken peynir tabağını üzerine koyduğum kâğıda kayıyor çakırkeyif gözüm, peynir ve kavun lekelerini altında bişiler yazıyor ama mürekkebi falan dağılmış hep. Sehpa, şamdan falan mı alacakmışım ne. Gecenin bu geç saatinde rakının ve sıcağın da etkisiyle bu yazdıklarımı anlamlandıramıyorum. Bir şarkı tutturuyorum, musiki ruhun gıdasıdır musikiye bayılıyorum. Dur lan bunla ilgili bişiler yazarım ben!! Sehpasız, biblosuz, şamdansız defterin boş sayfalarından birine küçük bir not alıyorum. Şişede küçük bir balık bana selam çakarken, rakı bardağımla geceyi mühürleyip çekmeceme kaldırıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
